İlk Edebi Romanımız Nedir? Bir Romanın Başlangıcından Daha Fazlası
Sevgili takipçiler, Huniliajans olarak İlk edebi romanımız nedir hakkında kısa ama kapsamlı bir rehber hazırladık.
Bir kitabın ilk sayfasını açtığımızda aslında yalnızca bir hikâyeye başlamayız. Bir dünyanın içine girer, o dünyanın neyi gerçek saydığını, hangi davranışları doğru veya yanlış gördüğünü ve insanı nasıl tanımladığını da kabul etmeye başlarız. Peki ya bu dünya, bizim dünyamızdan yüzyıllar önce kurulmuşsa?
Bir romandaki karakterin seçemediği bir hayatı yaşaması bize ne söyler? Bir insanın kendi kaderi hakkında yeterli bilgiye sahip olmadan karar vermesi gerçekten özgür bir karar mıdır? Toplumun “doğru” diye kabul ettiği bir gelenek, tek bir insanı mutsuz ettiğinde hâlâ ahlaken savunulabilir midir?
Bu sorular yalnızca modern felsefenin soruları değildir. 19. yüzyıl Osmanlı toplumunda yazılmış bir romanın sayfalarında da karşımıza çıkar. Bu nedenle “İlk edebi romanımız nedir?” sorusunun cevabı, yalnızca bir eser ve yazar adı söylemekten ibaret değildir.
Genellikle Şemsettin Sami’nin 1872-1873 yıllarında yayımlanan Taaşşuk-ı Talât ve Fitnat adlı eseri, Türk edebiyatının ilk telif/yerli romanı olarak kabul edilir. Eserin özgün niteliği ve Türkçe romanın başlangıcındaki konumu akademik kaynaklarda açık biçimde vurgulanmaktadır.
Yesevi Üniversitesi Tezsiz Programlar
+1
Fakat burada önemli bir ayrım vardır: “ilk roman”, “ilk yerli roman”, “ilk edebî roman” ve “ilk modern roman” ifadeleri her zaman aynı anlama gelmez. Asıl ilginç felsefi mesele de tam burada başlar.
İlk Edebi Romanımızın Adı: Taaşşuk-ı Talât ve Fitnat
Şemsettin Sami ve 19. Yüzyılın Değişen Edebiyatı
Şemsettin Sami’nin Taaşşuk-ı Talât ve Fitnat adlı eseri, Türk edebiyatında roman türünün yerleşmeye başladığı Tanzimat döneminin önemli metinlerinden biridir.
Eser, 1872 yılında Hadîka gazetesinde bölümler hâlinde yayımlanmaya başlamış; romanın yayımlanma süreci 1873’e kadar devam etmiştir. Akademik kaynaklar eseri Türk edebiyatının ilk telif romanı olarak nitelendirirken, metnin 36 bölümden oluştuğunu ve döneminin toplumsal meselelerini doğrudan ele aldığını belirtmektedir.
Yesevi Üniversitesi Tezsiz Programlar
+1
Romanın adı bugünkü Türkçeyle kabaca “Talât ve Fitnat’ın Aşkı” anlamına gelir.
Ancak eserin merkezinde yalnızca romantik bir aşk yoktur. Aşk, daha büyük bir toplumsal ve felsefi problemin görünür hâle geldiği araçtır.
Bu problem şudur:
İnsan kendi hayatının sahibi olabilir mi?
Fitnat’ın yaşamı, toplumsal gelenekler, aile otoritesi ve görücü usulü evlilik gibi unsurlar tarafından şekillendirilir. Talât ile Fitnat arasındaki aşk ise bu düzenin karşısında bireysel iradenin ortaya çıkışını temsil eder. Araştırmalar da eserin özellikle kadınların toplumsal konumu, eğitim, görücü usulü evlilik ve bireysel özgürlük meselelerini ele aldığını göstermektedir.
DergiPark
+1
Fakat “İlk” Sözcüğünün Bir Tarih Problemi Olması
Burada edebiyat tarihinin görünürde basit, aslında oldukça karmaşık bir sorusuyla karşılaşırız.
Eğer “Türkçe yazılmış ilk roman” dersek, tartışma genişler. Örneğin Vartan Paşa’nın 1851’de yayımlanan Akabi Hikâyesi adlı eseri, Türkçe roman tarihinin öncü örneklerinden biri olarak değerlendirilir. Dolayısıyla Taaşşuk-ı Talât ve Fitnatı “ilk” yapan şey, yalnızca kronolojik olarak en önce ortaya çıkmış olması değildir.
seherozkok.tr
Bu nedenle daha dikkatli ifade şudur:
Taaşşuk-ı Talât ve Fitnat, Türk edebiyatında ilk telif/yerli roman olarak kabul edilen ve Batılı anlamdaki roman türünün başlangıcını temsil eden başlıca eserdir.
Bu ayrım önemsiz değildir. Çünkü tarih yazmak, yalnızca olayları sıralamak değil, “hangi ölçüte göre ilk?” sorusunu da cevaplamaktır.
İşte burada bilgi kuramı devreye girer.
Bilgi Kuramı Açısından İlk Roman Meselesi
“İlk” Bilgisine Nasıl Sahip Oluyoruz?
Epistemoloji, yani bilgi kuramı, en genel anlamıyla bilginin ne olduğunu, nasıl elde edildiğini ve ne zaman güvenilir kabul edilebileceğini sorgular.
“İlk edebi romanımız nedir?” sorusu ilk bakışta tarihsel bir bilgi sorusudur. Fakat aslında epistemolojik bir yapıya sahiptir.
Çünkü “ilk” dediğimiz anda bir sınıflandırma ölçütü seçeriz:
İlk yazılan mı?
İlk yayımlanan mı?
İlk telif eser mi?
İlk yerli roman mı?
İlk modern roman mı?
İlk edebî açıdan başarılı roman mı?
Batılı roman tekniğine en yakın ilk eser mi?
Bu soruların her biri farklı bir cevap üretebilir.
Burada Aristoteles’in bilgi ve neden ilişkisine verdiği önem hatırlanabilir. Bir şeyi bilmek yalnızca onun “ne olduğunu” söylemek değil, neden o şekilde olduğunu açıklayabilmektir. “İlk roman budur” demekle yetinmek yerine, neden ilk kabul edildiğini açıklamak gerekir.
Descartes ise bilgiye kuşkuyla yaklaşır ve sağlam bir bilgi zemini arar. Bu yaklaşımı edebiyat tarihine uyarladığımızda ilginç bir soru ortaya çıkar:
Bir edebiyat tarihi bilgisini ne kadar sorguluyoruz?
Okul kitaplarında “ilk yerli roman” şeklinde öğrendiğimiz bir bilgi, zamanla zihnimizde değişmez bir gerçek hâline gelebilir. Oysa akademik araştırma, kategorilerin ve kabullerin yeniden değerlendirilmesine izin verir.
Dolayısıyla romanın “ilk” oluşu, yalnızca eserin tarihinden değil, bizim onu hangi kavramsal çerçevede değerlendirdiğimizden de kaynaklanır.
Platon, Aristoteles ve Romanın Gerçekliği
Platon’un sanat karşısındaki kuşkucu yaklaşımıyla romanı düşündüğümüzde başka bir problem ortaya çıkar.
Platon, sanatın gerçekliğin taklidi olduğunu ve bu nedenle hakikatten uzaklaştırabileceğini düşünür. Roman ise zaten olmayan karakterlerin, olayların ve dünyaların anlatılmasıdır.
Peki kurmaca bir hikâye nasıl gerçek bir bilgi taşıyabilir?
Aristoteles burada farklı bir kapı açar. Ona göre sanat, tek tek olayları kopyalamaktan çok, insan eylemlerinin genel ve olası yapılarını ortaya çıkarabilir.
Bu bakımdan Taaşşuk-ı Talât ve Fitnat yalnızca Talât ile Fitnat’ın hikâyesi değildir.
Roman bize şu daha genel soruları düşündürür:
Gelenek insan davranışlarını nasıl belirler?
Aile otoritesi bireysel özgürlüğü ne ölçüde sınırlayabilir?
Toplumsal düzen ile kişisel mutluluk çatıştığında hangisi önceliklidir?
İnsan kendi geçmişini bilmeden kendisi hakkında doğru karar verebilir mi?
Bu anlamda kurmaca, tarihsel bir belge kadar doğrudan olmasa da insanın dünyayı nasıl deneyimlediğine ilişkin bir tür bilgi sağlayabilir.
Ontoloji: Romanın Dünyasında “İnsan” Kimdir?
Ontoloji Neyi Sorar?
Ontoloji, varlığın ne olduğunu araştıran felsefe dalıdır.
İlk bakışta roman ile ontoloji arasında uzaklık varmış gibi görünebilir. Fakat romanın temel malzemesi insandır.
Bir karakter nedir?
Gerçekten var olmayan bir karakter nasıl olur da okuyucuda gerçek bir duygu meydana getirir?
Fitnat tarihsel anlamda yaşayan bir insan değildir. Fakat onun korkusu, çaresizliği, sevgisi ve özgürlüğünü kaybetmesi üzerine düşündüğümüzde hissettiğimiz şey gerçektir.
Burada kurmaca karakter ile gerçek insan arasında ilginç bir ontolojik gerilim oluşur.
Roman karakteri fiziksel olarak var olmayabilir; fakat kültürel dünyada vardır.
Bir bakıma roman, “var olmak” ile “insan zihninde var olmak” arasındaki sınırı bulanıklaştırır.
Heidegger ve Seçilemeyen Hayatlar
Martin Heidegger’in varoluş felsefesinde insanın dünyaya “atılmışlığı” önemli bir kavramdır. İnsan, hayatının bütün koşullarını kendisi seçerek dünyaya gelmez.
Aile, tarih, dil, toplum ve kültür bireyin varoluşunun içine yerleşmiştir.
Fitnat’ın hikâyesini bu açıdan düşündüğümüzde roman çok daha çağdaş bir anlam kazanır.
Fitnat sadece “aşkına kavuşamayan genç kadın” değildir. Aynı zamanda kendisinden önce kurulmuş bir dünyanın içine doğan, o dünyanın kurallarını seçmeyen ve buna rağmen hayatını sürdürmek zorunda kalan bireydir.
Bu durum bugün de değişmiş değildir.
Bir insanın doğduğu aileyi seçememesi, ekonomik koşullarını belirleyememesi, içinde büyüdüğü kültürün değerlerini hazır bulması veya dijital çağda algoritmalar tarafından sürekli yönlendirilmesi, aynı ontolojik soruyu yeniden üretir:
Seçimlerimizin ne kadarı gerçekten bize aittir?
Etik: Talât ve Fitnat’ın Dünyasında Doğru Olan Nedir?
Gelenek Her Zaman Ahlaki midir?
Romanın en güçlü felsefi damarlarından biri etik problemidir.
Etik, iyi ile kötü, doğru ile yanlış, sorumluluk, adalet ve erdem gibi kavramları sorgular.
Bir toplumun uzun süredir uyguladığı bir gelenek, sırf eski olduğu için ahlaken doğru mudur?
Hayır.
Ama bunun tersi de otomatik olarak doğru değildir: Bir gelenek eski olduğu için yanlış kabul edilemez.
Burada Aristoteles’in erdem etiği, Kant’ın ödev etiği ve faydacılık arasında ilginç karşılaştırmalar yapılabilir.
Aristoteles açısından iyi yaşam, insanın erdemlerini geliştirerek eudaimonia denilen gelişmiş ve anlamlı bir hayat sürmesiyle ilişkilidir. Bireyin hayatını kendi potansiyelini gerçekleştiremeyecek biçimde sınırlayan toplumsal koşullar bu açıdan sorunlu görülebilir.
Kant ise insanı hiçbir zaman yalnızca araç olarak görmememiz gerektiğini savunur. Bu ilkeyi romana uyguladığımızda şu soru belirir:
Bir insanın hayatını, onun rızası olmadan başka bir toplumsal amacın aracı hâline getirmek ahlaken savunulabilir mi?
Faydacılık ise eylemleri ortaya çıkardıkları sonuçlar üzerinden değerlendirmeye eğilimlidir. Bir evlilik toplumsal düzen sağlıyor görünse bile bireylerin ağır acılar yaşamasına neden oluyorsa, bu düzen gerçekten “iyi” olarak adlandırılabilir mi?
Romanın trajik atmosferi bu soruyu oldukça sert biçimde ortaya koyar.
Özgür İrade ve Etik Sorumluluk
Bir insan özgür değilse, seçimlerinden sorumlu tutulabilir mi?
Bu soru romanın karakterleri üzerinden okunabilir.
Günümüz felsefesinde de özgür irade tartışması, determinizm ve uyumculuk gibi yaklaşımlar üzerinden sürmektedir. Determinizm, insan eylemlerinin önceki nedenler tarafından belirlendiği düşüncesini gündeme getirirken; uyumculuk, nedensellik ile özgür iradenin bütünüyle birbirini dışlamayabileceğini savunur.
Talât ve Fitnat’ın dünyasını modern bir sosyal teori modeliyle düşündüğümüzde ise “yapı ve fail” problemi ortaya çıkar.
Birey toplumu mu oluşturur?
Yoksa toplum bireyi mi biçimlendirir?
Aslında ikisi aynı anda gerçekleşiyor olabilir.
Birey kuralların içinde yaşar; fakat davranışlarıyla o kuralların devam etmesine veya değişmesine katkıda bulunur.
Romantizmden Modern Bireye: Romanın Felsefi Dönüşümü
Bir Aşk Hikâyesinin Arkasındaki Toplum
Yesevi Üniversitesi Tezsiz Programlar
Fakat bir eserin teknik kusurları, onun tarihsel ve felsefi değerini ortadan kaldırmaz.
Hatta bazen tam tersine, eserin geçiş dönemindeki karakterini görünür kılar.
Roman bir taraftan geleneksel anlatıların etkisini taşırken diğer taraftan Batılı roman anlayışına yaklaşır. Bu nedenle Tanzimat döneminin daha geniş “medeniyet krizi” içerisinde değerlendirilmesi mümkündür. Akademik çalışmalar da eseri Osmanlı toplumunun geleneksel yaşam biçiminden yeni bir toplumsal modele geçişindeki tereddütlerle ilişkilendirmektedir.
DergiPark
Burada roman yalnızca edebiyat türlerinin değişimini değil, insan anlayışının değişimini de temsil eder.
İntibah Meselesi: “İlk Edebi Roman” Neden Tartışmalıdır?
İlk Roman Başka, İlk Edebî Roman Başka mı?
Türk edebiyatı öğretiminde zaman zaman İntibah için “ilk edebî roman” nitelemesi kullanılır.
Bu kullanımın arkasında önemli bir ayrım vardır.
gunceyayinlari.com
Dolayısıyla sınavlarda tek cümlelik cevap vermek gerekebilir:
Türk edebiyatının ilk yerli/telif romanı: Taaşşuk-ı Talât ve Fitnat.
Fakat edebiyat tarihi açısından daha geniş cevap şudur:
“İlk edebî roman” ifadesi, kullanılan edebî ölçüte göre tartışmalıdır; Taaşşuk-ı Talât ve Fitnat ilk yerli/telif roman kabul edilirken, İntibah edebî nitelik bakımından ayrıca öne çıkar.
Bu ayrım, ezber ile düşünmek arasındaki farkı gösterir.
Çağdaş Dünyada Talât ve Fitnat’ı Yeniden Okumak
Algoritmalar, Aileler ve Görünmez Cumbalar
Bugün görücü usulü evliliğin yerini bazı toplumlarda farklı ilişki modelleri almış olabilir. Fakat bireyin tercihlerini etkileyen mekanizmalar ortadan kalkmış değildir.
Sosyal medya algoritmaları neyi göreceğimizi seçer.
Dijital platformlar hangi insanlarla karşılaşacağımızı belirli ölçüde filtreler.
Ekonomik koşullar hangi eğitimleri veya meslekleri seçebileceğimizi sınırlar.
Aileler, kültürel normlar ve toplumsal beklentiler hâlâ bireyin kararlarını etkileyebilir.
Bu açıdan Fitnat’ın cumbası modern dünyada tamamen yok olmamıştır.
Belki yalnızca biçim değiştirmiştir.
Bir zamanlar insanın dünyaya bakmasını pencerenin fiziksel sınırı belirliyordu. Bugün ise ekranlar, algoritmalar ve sosyal çevreler görünmez sınırlar oluşturabiliyor.
Burada Michel Foucault’nun iktidar ve gözetim analizleri de anlamlı hâle gelir. İktidar yalnızca açıkça “şunu yapacaksın” diyen bir otorite değildir; insanın kendi davranışlarını denetlemesine yol açan görünmez normlar biçiminde de çalışabilir.
Romanı bugün okurken insanın kendisine şu soruyu sorması mümkündür:
Ben gerçekten istediğim hayatı mı yaşıyorum, yoksa bana iyi bir hayatın nasıl görünmesi gerektiği öğretilmiş mi?
Romanın Bilgi Problemi: Bilmediğimiz Şeylerle Yaşamak
Karakterlerin hayatını değiştiren olayların bir bölümü, insanların birbirleri hakkında doğru bilgiye sahip olmamasıyla ilişkilidir.
Bu durum epistemolojik açıdan son derece önemlidir.
Çünkü karar verebilmek için bilgi gerekir.
Fakat insan her zaman doğru bilgiye sahip değildir.
Bazen yanlış bilgiyle karar verir.
Bazen başkalarının sakladığı bir gerçek yüzünden seçim yapamaz.
Bazen de doğruyu öğrendiğinde artık çok geç olmuştur.
Modern epistemolojinin tanım, gerekçelendirme ve doğruluk meseleleri burada edebî bir biçimde görünür.
Bir şeye inanmak onun doğru olduğu anlamına gelmez.
Bir kişinin bize bir şey söylemesi, o bilgiyi otomatik olarak güvenilir kılmaz.
Bugün bu problem yapay zekâ çağında daha da büyümüştür. Bir yapay zekâ sisteminin ürettiği cümle ikna edici olabilir fakat doğru olmayabilir. Sosyal medyada binlerce kişi tarafından paylaşılmış bir bilgi de yanlış olabilir.
Bu açıdan 19. yüzyıl romanındaki “gerçeği bilme” sorunu, 21. yüzyılın bilgi krizine şaşırtıcı derecede yakındır.
Bir Roman Neden Hâlâ Bizi Rahatsız Edebilir?
Bir eserin üzerinden 150 yıldan fazla zaman geçtiğinde ondan geriye yalnızca tarihsel bir belge kalması beklenebilir.
Fakat bazı romanlar bunu reddeder.
Eser, insanın özgürlüğü ile toplum arasındaki gerilimi görünür kılar.
Bireysel arzu ile toplumsal beklenti arasındaki çatışmayı anlatır.
Bilgi eksikliğinin insan hayatını nasıl değiştirebileceğini düşündürür.
Ahlaki normların sorgulanabileceğini gösterir.
Ve belki de en önemlisi, insanın kendi hayatı üzerinde ne kadar söz sahibi olduğunu sorar.
Bu nedenle romanı yalnızca edebiyat tarihi açısından okumak eksik kalabilir.
Onu etik açıdan okuduğumuzda adalet sorusunu görürüz.
Bilgi kuramı açısından okuduğumuzda gerçek ile inanç arasındaki mesafeyi fark ederiz.
Ontoloji açısından okuduğumuzda insanın ne olduğu sorusuyla karşılaşırız.
Sonuç: İlk Romanın Ardındaki Sonu Gelmeyen Soru
“İlk edebî romanımız nedir?” sorusunun en yaygın cevabı Şemsettin Sami’nin Taaşşuk-ı Talât ve Fitnat adlı eseridir. Eser 1872-1873 yıllarında yayımlanmış, Türk edebiyatının ilk telif/yerli romanı olarak kabul edilmiş ve Tanzimat’ın toplumsal dönüşümünü edebiyat üzerinden görünür kılmıştır.
Yesevi Üniversitesi Tezsiz Programlar
+1
Fakat bu cevap, sorunun yalnızca başlangıcıdır.
Çünkü “ilk” dediğimizde aslında tarihsel sınıflandırmalarımızı, edebiyat ölçütlerimizi ve bilgiye ulaşma biçimimizi de sorgularız.
Bir roman bize yalnızca geçmişte yaşamış insanların nasıl düşündüğünü anlatmaz. Bazen kendi düşüncelerimizin sınırlarını da gösterir.
Bir insanın hayatını başkaları belirlediğinde özgürlükten söz edilebilir mi?
Toplumun çoğunluğu bir davranışı doğru kabul ettiğinde o davranış gerçekten ahlaki olur mu?
Bilmediğimiz gerçekler üzerine verdiğimiz kararlar ne kadar bize aittir?
Kendi seçimlerimizin arkasında hangi görünmez etkiler vardır?
Ve belki en zor soru:
Bugün özgür olduğumuzu düşünürken, hayatımızın hangi bölümlerinin aslında bizim tarafımızdan seçilmediğini biliyor muyuz?
Bir romanın yüz elli yıl sonra hâlâ bu soruları sordurabilmesi, onun yalnızca “ilk” olmasından daha büyük bir başarıdır. Çünkü edebiyatın gerçek başlangıcı belki de ilk romanın yazıldığı gün değil, bir okuyucunun kendi hayatına bakıp “Ya benim bildiğim doğru değilse?” diye sorduğu anda gerçekleşir.