Hangi Ten Rengine Sahibim? Bir Arayışın Hikayesi
Kayseri’nin dar sokaklarında yürürken, bir gün kendime şu soruyu sordum: Hangi ten rengine sahibim? Bu basit ama derin soru, beni bir arayışa sürükledi. Tenimin, kim olduğumla nasıl bir ilişkisi vardı? O günden sonra, bu sorunun peşinden gitmeye başladım ve her adımda kendimi biraz daha bulduğumu hissettim. Hayatımda bazen sorular kadar, cevapsız kalan şeylerin de yer tuttuğu zamanlar olur. Ama o an, bir şekilde sorunun cevabını almak istedim. Ya da belki, cevabını bulduğumda, onu kabullenmeyi öğrenecektim. Kim bilir?
Sabahın İlk Işıkları ve Gözlerimdeki Gölge
Bir sabah, Kayseri’deki evimin penceresinden güneşin ilk ışıkları odaya süzüldü. O an, uykusuz geçen bir gecenin ardından kendimi yorgun hissetsem de bir yandan da uyanmaya çalışıyordum. Yavaşça kalktım, aynaya baktım. Tenimin rengi, her zamanki gibi solgundu. Kışın o gri, karlı sabahlarının etkisiyle biraz daha solmuş gibiydim. Bazen tenimin rengini görmezden geliyorum. Ama o sabah, sanki tüm duygularım dışarıya vurmuş gibiydi. Yüzümdeki o hüzün, bir yansıma gibi tenimdeydi. Belki de bu yüzden tenimi sorgulamaya başlamıştım.
O an, yüzümdeki her kırışıktan, her izden, kendi kimliğimi ve geçmişimi görmek istedim. Her rengin, bir anlamı vardı ve ben bu anlamı hala çözemedim. Beyaz mı, buğday tenli mi, yoksa biraz daha esmer mi? Herkesin sahip olduğu, doğduğunda kazandığı bu rengin arkasında ne vardı?
Bir Çay Bardağında Yansıyan Yüz
Bir akşam, Kayseri’nin eski çarşısında yürürken bir çay ocağına oturdum. Yağmur yeni durmuştu, hava soğuk ama sert değildi. Çayın buğusu, pencerenin camına yapışmıştı. Yavaşça bardağımı alıp dudaklarıma götürdüm. Çayın sıcaklığı, ellerimi ısıttı ama içimdeki soğukluğu bir türlü geçiremedi. Çayın her yudumu, bana bir şey hatırlatıyordu. Hangi ten rengine sahip olduğum sorusu, ne kadar derin olsa da bir yandan da basit bir şekilde kendimi gözlerimdeki yansıma gibi görmek istiyordum.
O an, eski bir dostumun sesini duydum. Çayı elinde tutan bir adam, bana doğru yaklaşırken, sanki yıllardır görmediğim birine bakar gibi dikkatlice yüzüme bakıyordu. “Yüzündeki o hüzün, gözlerinde belli,” dedi.
Bir an için gözlerimdeki buğuyu silmek ister gibi hissettim. Ama bazen, bir insanın gözlerindeki yansıma, tüm yaşadığı duyguları anlatır. O an, kendi gözlerimdeki gölgeyi fark ettim. Aslında yüzümdeki renk, sadece derimle ilgili değildi. Her bir iz, bir anıydı. Ve ben, o anıları yüzümde taşıyordum.
Tenimin Rengi ve Benim Kimliğim
Bir gün, Kayseri’nin sessiz bir köyüne gitmiştim. O köy, geçmişin izlerini hala üzerinde taşıyan, her köşesinde tarih barındıran bir yerdi. Eski taşlardan yapılmış evler, küçük bahçeler, doğanın yeşilinde kaybolmuş bir dünya. O gün, köyde bir öğretmenle karşılaştım. Yaşlıydı, ama gözlerinde hala bir ışık vardı. Sohbet ettik ve ona, “Hangi ten rengine sahibim?” diye sordum.
O, başını kaldırıp yüzüme baktı, sonra “Rengin, sadece dışını değil, içini de anlatıyor. Her rengin içinde bir geçmiş yatar. Senin tenin, Kayseri’nin rengi gibi. Biraz kısık, biraz sıcak, ama her zaman güçlü,” dedi. Bu sözler, beni derinden etkiledi. O an, rengin sadece dış görünüş değil, ruh halimi, geçmişimi, yaşadıklarımı da barındıran bir şey olduğunu fark ettim. Yani, ten rengim sadece bir fiziksel özellik değildi. Bir kimlikti.
Çalıştığım Saatler ve Gölgedeki Huzur
Akşamları, günün yorgunluğunun ardından çoğu zaman şehre inip bir kafede otururum. O gün de öyle yaptım. Yavaşça kahvemi aldım, pencereye oturdum ve dışarıya baktım. O an, tenimin rengi değil, içimdeki huzur eksikliği vardı. Rengimi hep dış dünyaya bakarak tanımlamaya çalışıyordum, ama belki de tenim sadece bir yansıma, bir dış göstergeydi.
Bir kadının gülüşü, bir adamın parlayan gözleri, ya da karanlık bir odada yalnız kalmış bir çocuğun yüzü… Bunlar, sadece dışarıya yansıyan şeylerdi. İçimizdeki duygular, renklerin gizlediği o derin anlamlarla şekilleniyordu. Gecenin sessizliğinde, kaybolan seslerin ardından, ruhumun her rengi bir şekilde bana doğru geri dönüyordu.
Sonuç: Beni Tanıyan Bir Renk
Günler geçtikçe, Kayseri’nin sokakları, çarşıları, kafeleri, insanları; her biri tenimin rengini yansıtan birer parça oluyordu. Tenim, sadece bir dış görünüş değil, bir yaşam biçimiydi. Bir varoluştu. Artık ten rengimi sorgulamak yerine, ona katlanan tüm anlamları daha derinden hissetmeye başladım.
Benim ten rengim, belki de hiçbir zaman tam anlamıyla belli olmayacak. Ama her geçen gün, o rengin içinde kaybolan bir dünyayı keşfetmeye devam ediyorum. Kendi rengimi bulmak, bir yolda ilerlemek gibiydi. Zaten hayat, bazen karanlık bazen de aydınlık olan bir yolculuk değil mi?
Hangi ten rengine sahip olduğumu, sadece kendim çözebilirim. Ve bu soruya verdiğim her cevap, beni bir adım daha ileriye taşıyor.